09 Ara07

Adam fısıldadı :
“ Tanrım konuş benimle. ”
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.

Sonra adam bağırdı :
“ Tanrım konuş benimle ! ”
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.

Adam etrafına bakındı ve
“ Tanrım seni görmeme izin ver ” dedi.
Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.

Ve adam bağırdı,
“ Tanrım bana bir mucize göster ! ”
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.

Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı,
“ Dokun bana Tanrım ve burada olduğunu
anlamamı sağla ! ”
Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü
Ve adama dokundu.

Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı…
Ve yürüyüp gitti.

Hoş bir yazı olduğu belli bunun. Neyse, bugünlerde ‘mutlu olmak’ ile kafayı bozdum. İnsanların her zaman akıllarına gelmeyen bir şey. Ama onun için yapamayacakları şey, ödemeyecekleri bedel yok. Para içinde yüzen insanlar, daha doğrusu o parayı emek harcamadan kazananlar, paralarıyla ne yapacaklarını bilemezler. Gece kulüplerinde tabak kırarak, ceket yakarak eğlendiklerini sananlar, göbek dansçılarının koyunlarına dolarları tıkıştıranlar, orta yere para saçanlar, düğünlerde, partilerde kompleksini tatmin edecek şekilde şampanya patlatanlar, aslında mutluluğun ne olduğunu bilmeyenlerdir.

Baba giriş yapar: “Para mutluluk getirmez, ama parasız da mutluluk olmaz!” :) Heyt..

Her neyse hayat dedikleri bu olsa gerek… Baba, n’apıcaz mutlu olmak için?

Cevabını ben de bilemiyordum. Ta ki geçenlerde sıradan bir Şarlo güldürüsü izleyene kadar. Charlie Chaplin, filmin bir sahnesinde, ormanlık ve karlı bir yerde; çevresinde kan gövdeyi götürüyorken; bombalar, tüfekler ateş saçıyorken, bir elinde tüfeği, saf saf sağına soluna bakınıyor, gözü biraz ilerde karlar arasında yeni açmış bir kardelen çiçeğine ilişiyor. Tüfeğini bir yana bırakarak eğilip, çiçeği kopararak yakasına iliştiriyor. Her şeye karşın mutlu olduğu belli. Bir süre düşündüm o sahne hakkında. Şarlo’nun ne demek istediğini biraz geç anlayabildim… Mutluluk neredeydi, savaş meydanı nerede?.. Her şey bir yana herhalde mutluluğu bulmak o kadar da zor bir şey değil.. Kasmaya gerek yok gibi… Hem kassan ne fark eder ki?

09 Ara07

YaLnız ya$amanın bir hanede yalnız ya$amak değil de, bir de hayatın tam içinde yalnız ya$amak modeli vardır. Bazı insanlar doğu$tan bu $ekilde ya$amaya mahkumdurlar sanki. kalabalığın içinde bile yalnız olamaz bu tipler. Hep yalnızlığın içindeki en yalnız ki$ilerdir; en iyi dostları da yalnızlıktır. Yanlarında bir dost, sevgili olsun istemezler mi? İsterler. Hem de en çok onlar isterler. Birisi olsun, gülüversin $öyle, içleri ısınsın isterler. Bir omuz bulup ba$larını yaslamak isterler. Gözlerini kapayıp, birisinin dizinde uyumak isterler ve büyük ihtimalle, bu bir türlü içi doldurulamayan manevi istekler yüzünden hep yanlı$ ki$ilere güvenip, yanlı$ ki$ilerin pe$inde ko$arlar. en güvenilmemesi gereken kimse onu bulup, ona güvenir, tek ki$ilik hayatında bir ki$iye daha yer açmak için iyice kö$eye sıkı$ırlar. Ne uğruna? Belki o yalnızlık efsunu gün olur yakasını bırakır diye. Olur mu? Olmaz. Tam her$eyi kabullenmi$, hayatında yeni ki$ilere yer açmı$ ve yeni misafirlerine en sıcak kar$ılamayı yapmak için hazırlanırlarken, “güvenilmemesi gerekenler” son vuru$larını yapıp giderler. Çünkü onların haberi yoktur bir yalnız nasıl sever, nasıl açtır sevgiye, nasıl sadece tek bir tebessüm beklerler. Çünkü onlar hiç yalnız kalmamı$tır büyük ihtimalle. hep birileri olmu$tur onların elini tutup, fiziksel ihtiyaçlarını giderecek. Hep günü birliktir ili$kileri; karanlık ve sessiz bir odada oturup hiç dinlememi$tirlerdir kendilerini. O yüzden bizim yalnızın sadakatine, sıcaklığına, insanlara kar$ı duyduğu heyecana alı$ık değildirler, garipserler hatta onları ve kendilerini hep rahatsız ederler ilk ba$ta ilgilerini çeken bu yalnız ve garip dünyada; ve onlar kendi kalabaklarına doğru ilerlerler.
Bizim yalnız da, boynunda yalnızlık muskasıyla zar zor yarattığı 2 ki$ilik dünyanın tekrar tek ki$iliğe dönü$mesine öylece bakakalır. “Tamam,” der, “eyvallah.” Ama aslında , zaten bütün hayatı boyunca sil ba$tan yapmı$ olmanın verdiği yorgunlukla tekrar silerler bir çok $eyi ve tekrar ba$larlar bir çok $eye. Onlar sevgililerin el ele tutu$tuğu sahilde yalnız ba$larına dola$maya, çiftlerin otobüs beklediği duraklarda tek ba$ına oturmaya mahkumdurlar ve bir türlü özlemini çektikleri a$kı , sevgiyi ya$ayamazlar. İ$lerini yalnız görürler, ak$am yemeklerine ya yalnız ya da arkada$larıyla çıkarlar. Hayatları yalnızlık üzerine kuruludur onların. Ta ki yeni bir “güven haketmeyen ki$i” gelip, onları tekrar heyecanlandırana, sonra da çekip gidene kadar. Evet, hayatın tam içinde yalnız kalmak da böyle bir$ey…

*ELanor
o5.12.2007

04 Ara07

Yarın bir arkadaşımın doğum günü ve bugün kendisine aldığım hediyeye paket yaptım. Hatta kırmızı kartondan bir kutu demeliyiz buna (: Hediye paketlerken yüzümde oluşan gülümsemenin ardından mutlu bir hale bürünüyorum her defasında. Sevimli hediyecik ve onun paketiyle ilgilendiğim her an mutluluğum sürüyor ilginç bir şekilde. Bu Allah’ım ne alacağım acaba stresinden kurtulmuş olmakla hediye aldığım kişiyi de mutlu edecek olma beklentisinin bileşiminden kaynaklanıyor olsa gerek. Böyle bir beklentim var evet. Bencilce sadece kendimi eğlendirmiyorum hediyeyle, ona emek veriyorum ve resmen seviyorum onu. Böylece hediye yoluyla sevgimi de paylaşmış oluyorum. Belki de sevgisini sözcüklerle kolayca ifade edemeyen bir insanın paylaşım yoludur bu, bilmiyorum. Tek bildiğim benim hediyeyi seçerken, paketlerken ve bunları yaptığım süre boyunca gülümserken, hediyeyi vereceğim kişinin de mutlu olmasını istediğim. Böylelikle mutluluk büyüyecek hayallerime göre. Bu kadar ufak şeylerle nasıl mutlu oluyorum bilmiyorum. Aslında şikayetçi de değilim. Hayallerim yarım kalsa bile ben mutlu olmayı biliyorum ya sanırım önemli olan bu (:

Baktım da hediyem o kadar da süper görünmüyor. Ama eminim verdiğim emek boşa çıkmayacaktır. (: Bunları neden mi yazıyorum? Sadece paylaşmak için işte. Sadece şu an mutlu olduğum için. Bi’ kalıp çikolata bitirmiş olmamın da etkisi olabilir mi? Bilmem, onu da bilmiyorum.

15 Kas07

Sevdiğim bir laf vardır: “Cüce büyük adamın yakından görünüşüdür” diye… Nezihe Araz’ın son kitabı “Mustafa Kemal’in Devlet Paşası”nın satırları arasında dolaşırken bu sözü anımsadım.

Asker Atatürk… Devrimci ve devlet adamı Atatürk… Ve “insan” Atatürk…

Ve “Gençliğimde Atatürk’ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum” diyen Aziz Nesin haklı çıkıyor… Atatürk yakınlaştıkça büyüyor. Puttan, insana dönüştükçe yüceliyor.

31 Ağustos 1997
Ahmet Taner Kışlalı

18 Eki07

Sarılmayı istemek;

Aniden tüm vücudunuzu “sarıveren” bir fırtınanın, delice bir isteğin ta kendisi… herhangi bir $ekilde dokunmak, öpmek, bakmak veya el ele tutuşmayı istemek değil bu; bir an için de olsa sarılmak istemek.

Bugün, odamda oturup düşünürken bana aniden olan şey yani… Kimdi, neydi, önemi yok. bir an için gerçekten yanımda olmasına ihtiyaç duyduğum bir kişi için hissettim o tarifsiz duyguyu. Tam da ömrümün karakı$ının ortasındayken, bir anda bahar doğmu$tu sanki. eğer o olsaydı, eminim kı$Lar yaza dönerdi… buruk bir gülümseme yerleşti bir anda dudaklarıma.. hayat devam ediyor herşeye rağmen.

hayatla birlikte, aşk da devam ediyor ona rağmen…

sonradan düşündüm de, hayatta olabilecek en basit şeyler aslında benim için en imkansız şeylermiş. örnek mi? sarılmak işte.. bir anda aklıma geliveren, bütün düşüncelerime hakim olan, olsaydı ne güzel olurdu hayat dedirten o his… Tam da acıLara alışmışken, sarıLamamanın acısı da yüreğime çöreklenmişken, “sarılabilsem ne güzel olurdu“nun umuduyla mutlu olmak..

eksik mutluluk;

eksik gülüşler…

“olsa ne güzel olurdu” deyip deyip, olmayanı yaşadığım aylar; yıllar..

işte hepsi bir anda aklıma geliverdi.. sonra dilimde mırıltı halinde günlerdir dolanan o şiiri ilk defa yüksek sesle söyleme cesareti buldum kendimde;

“sessizLik, sensizLiği ezbere biLir

sensizLik her$eyi biLir…”

Sonrası hep aynı. sonrası sahte, sonrası maske… Ama bir an için sarılabilsem ne güzel olurdu…

05 Eki07

Hayaller…

Saat 22:21'de ELanesse tarafından yazılmış

“Ece ya çok değişmişsin sen ; ülkeyi kurtaracaktık hani,hayallerimiz vardı…”

Bu yazının başlangıcının değişmesine sebep olan cümledir,bunca yıldır tek bir kez bile “tam” olarak anlatamadığım ruh hallerimin şu an’ının bir çırpıda sarfedilişi’dir,ağır gelen’dir.

Kendime itiraf edebiliyordum yeni yeni,ama başkasından duymak…daha haftası dolmadan bu yazılanın,bu fark ediliş…

“sen neydin ne olmuşsun ; hani bir çok sıfatın vardı gazeteci de olacaktın,yazardın şairdin,hukukun vardı…örnek almıştım seni..hayallerimiz Ece…”

Güldüm geçtim.ne yapabilirdim ki…bu boş ruhu onarmaya çalışmak ya da gitgide boş kalabalıklara karışma’yı oynuyordum ya hani… neydi bu değişim,bu umarsızlık,duyarsızlık ya da gerçekçilik mi diyelim…

“hayallerimiz…”

Evlenmeyecektim mesela,imkansızdı benim için.hayali bu yönde olanlarla hep bir çatışma halindeydim.Doğrularımdı onlar.Yazar olacaktım ben,belki şair.Siyasete atılacaktım ,konuşmalarım, kendimce ilkelerim olacaktı.Milletvekili bile olacaktım.Gazetecilik neydi ki hele.Bilmem kaçıncı sayfadaki ‘Hukukçu Görüşü‘ydüm ben.Hukuku da sırf eğitimini almak için okumayı seçmiştim zaten.Önemli bir fotoğrafçıydım ayrıca.Daha önceleri de gitarı elinde,mikrofonu önünde kalabalıklara seslenen bir sanatçıydım.Tarzım vardı hani,dövmelerim de olurdu,bilmem kaç tane küpem de ve hatta piercing’im.Böyle marjinal bir avukattım.

Şimdi…bilmem kaç tane küpem var evet,hala bir tarzım var.Ama marjinal bir avukat olmayacağımdan eminim.Annem ; “kulağının üst kısmındaki deliklere de altın takarsın artık.” diye dalga geçmekte.Tarzımı korumaktayım hala belki,ama işte…

Çok mu gaza getirilmiştim acaba diye düşünüyorum bazen.Kg kitapları mıydı bunu yapan.On yıl önce temizlikçisi olduğu binanın üzerinden özel uçağıyla geçen adam mıydı.İstediğim her şeyi yapabilirdim.Özeldim ben.Kalabalıklara bakıp da “a evet Ece yaparsın,eminim.” kinayelerine gülüp geçerdim.Zavallıydı onlar.Klasik bir insan.Doğacak ve o standart yaşamının ardından ölecek bir insan.Oysa ben öyle miydim…İnançlarım’dı onlar,doğrularımdı.“ne demek” derdim , “ne demek yapamayacağım”…”görürsünüz hepiniz bir gün yanıldığınızı anlayacaksınız…”

Şimdi biliyorum evleneceğimden eminim adeta. ’sığınacağı bir şeylere,birilerine ihtiyacı olan ‘ olduğumdan eminim.Evlenmeden olmayacağını biliyorum,kültür bu diyorum,gelenek.olması gereken bu.Barındırdığı her şey olacak.Kimim ki o birkaç yıl öncesinin yırtık pırtık gelinliğinde elinde şarap kadehi havuz başı bir düğünümsü de senfonik orkestram’la olacak ya da ‘hiç’ olmayacak bunlar.

Kimim ki siyasete atılacağım…kolay mıydı ha deyince…Konuşmalar diyorduk,düşünceler,ilkeler…ne kadar uzak şimdi.Önemli bir fotoğrafçı da olamayacağım ben.Herkes kadar çekiyorum çünkü.Herkes kadar okuyorum,herkes kadar yaşıyorum.

Belki az buçuk yazın yeteneğim var,belki çoğu kalabalıktan daha birikimliyim.ama beş raf kitapla,kendi edindiğim,kendi çabam olan şeylerle nereye kadar…

“En iyi okullarda okuyup,en iyi eğitimi,kültürü alıp hakim olup çoğu şeye,yeteneklerimi geliştirip yurt dışına açılsaydım…Evimizde bir oda dolusu kitap ve kütüphanemiz olsaydı…”

Ama yok değil mi.On iki Eylül ve babamın yakılan onca kitabı,tüm imkansızlıklar…Çırpınışlarım var belki ,mezun olup gazeteciliğe başvurabilirim o yolla yazar/şair olabilirim.Ama nereye kadar tüm bunlar.

Şimdi on beş yıl avukat,sonrasında noterim ben.Evliyim.Siyasete hem yakın hem uzağım.Fotoğraf hobim var,kendimce.Sanatçı,gitarı elinde bir Rock star’sa şaka sadece.

Bir zamanların gazetecisi babam “her gün eve iki gazete mi alınır” tepkisini gösterebilmişti bana.gerçek olan üçyüz elli ytl miydi.Kendisi senelerce kamu yönetimi/hukuk kazanmak uğruna sınava giren ve iki üç puanla her seferinde kaybedip asıl mesleğine devam eden de babamdı mesela.Sınava girmeyi bırakmasının sebebiyse , “Kızınızı mı getirdiniz?” cümlesiydi.Oysa şimdi o adam “hukuk okuyacaksın,gerekirse on yıl kalır,hazırlanırsın.” diyen.Kendisi vazgeçip başka bir hayat yaşayan ya da başka bir seçimle yine mutlu olabilen’ken ,çocuğuydum ya,onun hayalleri bende gerçekleşecekti.

Tam bu noktada kendimi düşünüp o en güzel okullarda okuyacak , kültürlü ,kendini geliştiren,yetenekleriyle ilgilenen yurt dışına giden ve bir kütüphaneyle büyüyen ‘in benim çocuğum olduğunu fark ediyorum.

Belki de babamın kızıyım ben.

^^gazetecilik-adalet-gereksiz sinirlenişler-ince düşünüş-paranoyaklığın son noktası-şüphecilik-biriktirme-düzenleme-kalamler-yazılar^^

kızdığım,sevmediğim,nefret ettiğim özellikleri bende de var.

Evet,var.Kardeşim olmasaydı fark etmezdim ama.Babamın dikdatörlüğü banaydı,benimki kardeşime.

Şimdi bakıyorum da,ne kadar gelişigüzel bir hayat.Ne kadar durağan/sığ.Belki hala yapabileceğim şeyler var,gerçekten bir yerden kurtarabilirim kendimi.

Ama şundan eminim ; on beş yıl avukat,sonrasında noterim ve evliyim.Kulağımın üst kısmınaysa, ne yapacağıma karar vermedim henüz.

18 Eyl07

Söz verdiğim gibi…

16 Ağustos itibariyle resmen Anadolu Ü. Hukuk F. öğrencisi oldum. Evet, istedim ve başardım. Kaydımı almaya gittim eski okuluma, sağolsunlar kolaylık da gösterdiler ve iki yıldır taşıdığım kimliğimi de bırakarak, karşılığında diplomamı alarak ayrıldım oradan. Ağlamaklı gülmekli bir haldeydim, yüzüm fazlasıyla beyaz ve donuktu. Soğuk terler döküyordum. 60 saat içinde sadece 4-5 saat uyumuştum ve iki kere Eskişehir-İstanbul arasında seyahat etmiştim. Eve geldiğimde her yer badana boya olunca, gece 12′ye kadar her yeri toparlamak, en azından yatakları hazırlamak gerekti. Onu da yaptım, üstüne 12 saatlik bir sakin uykuyla. Bir gün sonrasında da nahoş bir durum başıma geldi gene. Acı tatlı hepsinin de üstesinden geldim alimallah. Fazla açmıyorum çünkü artık “Yeni Hayat”a sayfa açmaktayım, üzücü eski olayları tarihin tozlu sayfalarının arasına karıştırmaktayım. 4 Eylül’de kaydoldum,gece Serhanlarda kaldım (klasik ev arkadaşı gibiydik lan=P ). Yeni okulumda güzel bir atmosfer yakaladım, dilerim bu mezun olana kadar hatta ömrüm boyunca sürer. Artık yeni doğmuş bebek gibi değil ama 20 yaşında birçok şeye sıfırdan başlamış bir genç olarak hayatıma devam etmekteyim. Ailem, dostlarım, arkadaşlarım ve hayatımda her zaman yanımda olmasını istediklerimle beraber… =)

Öncelikle bu yazıyı yazmamı sağlayan, bana her zaman yer açan dostum kardeşim Serhan’ıma teşekkürler, hep ama hep yanımda ve benimle ol=D Ve bana bu süreçte destek olan herkese teşekkürler, büyüyorum sizinle. ;)

Sevgilerimle…

DNZ

_SON_

16 Eyl07

Ne saçma bir yolculuktu Tanrı’m… Beynim hâlâ sallanıyor sanki. Kolay değil, 18 saat… (Aslında 22 saat ama ramazan olduğu için hemen hemen hiç mola vermeden, uça koşa geldik. Ondan süre 18 saate indi.)Neyse efenim, yolculuk yeterince iğrenç değilmiş gibi çeşitli saçmalıklar -her zaman olduğu gibi- beni buldu. Buyrun, buradan yakmaya başlayın;

Hatay’da (bunun açıklamasını yapmaktan da ayrıca sıkıldım. İzmir’deki Hatay efenim kendileri. Güneydoğu’daki değil) servis beklerken aslında anlamalıydım bir sürü saçmalığın birbirini takip edeceğini. 16.10′da gelmesi gereken servis 16:30′da geldi. O gün de trafik sanki ekstradan sıkışık. Garaja varıp da otobüsü bulana kadar saat 17:15 filan olmuştu. Ki, otobüsün normaLde 17.00′de kalkması gerekiyordu. Verdim bavulumu bagaja ve de otobüse adımımı attım. Daha yerimi bulup oturmadan otobüs hareket etmeye başladı. Bir yandan da şöfor kendi kendine homurdanıyordu. Sanki biz bilerek geç kalmışız gibi.. Zaten 2 numaralı koltukta oturuyordum, şöfor ne derse aynen duydum. Yanımda da Elif adında 10 yaşında bir kız vardı. Tek başınaydı. Neyse dedim, bir ablalık yaparız. Diğer yanımda da süper bir abi vardı =Pp Büyük ihtimalle benim ya$larımdaydı ve de vücudunun her yanı dövmelerle kaplıydı. Kolundakiler neyse de, benim dikkatimi en çok boynundaki aslan başı çekti. Hakkaten sanattı yani o. Yolculuk boyunca çaktırmadan dövmelerini izledim zaten. =) Sonradan öğrendiğime göre, kendisi Akçaabat’ta inecekmiş. “Seni Trabzon’da sağ bırakırlar mı sandın o dövmelerle” diye geçirdim içimden. Sonra da empeüç çalarımı taktım kulağıma, yolu izleyerekten müzik dinlemeye başladım.

İlk mola vereceğimiz yer (iftar için) Manisa/Kula’ydı. Yanımdaki kız, Elif, benimle birlikte yemeyi önerdi. Eyi, gel bakam, dedim ben de. Yemekleri yedikten sonra Elif’e, sen bir otur, ben lavaboya gideyim dedim. Ayağa kalkmamla tüm salonun bana bakması bir oldu. Alla alla dedim, ne oldu ki? üzerime baktım, ne yemek dökmüşüm ne de bir tarafım açık (!) sonradan farkettim ki, oradaki millet ya türbanlıydı ya da çarşaflı. ben ise şortla aralarında dolaşan dinsiz imansız kız portresi çiziyordum. cehennemde cayır cayır yanacaktım. o sıcaklığı bir an için iliklerime kadar hissetmedim desem yalan olur. =) şaka bir yana içimden “bi gidin kardeşim ya” deyip, kapıya doğru yöneldim. bu arada yanından geçtiğim masalardan “töbe töbe” sesleri yükseliyordu. Ve de kulağımdaki empeüç’te ise Grup Yorum’dan Gündoğdu marşı çalıyordu. Bir anda kendimi anarşik gomünist gibi hissettim, bana bakıp tövbe eden herkese gülücekle selam verdim ve de gittim yerime oturdum. Benzeri bir olayı daha sahur için mola verdiğimiz Sungurlu’da yaşayacaktım.

Sungurlu’da Elif’ten duyduklarım, bundan daha beterdi ama. Üzerimde şok etkisi yapmadı desem yalan olur. Kulağımdan hiç çıkarmadığım empeüçüme bakıp aklına gelmiş olacak ki, abla sen kimleri dinlersin diye sordu. Biz de cevapladık tabii ki. Peki sen ne dinlersin dedim. Cevap şuydu;

“Ben bu zamana kadar Sagopa Kajmer’i dinlerdim ama artık dinlemiyorum çünkü insanı gereksiz yere mutsuz yapıyor.” (sözün burasında yürrrüü be kızım şeklinde tezahürat ediyordum içimden ama sonradan şu lafları söyledi) = “Yaa abla aslında ben öyle herkesi beğenmem, biliyor musun? Sadece İsmaiL YK’nın şarkılarını seviyorum. Biraz da Cankan’ın son şarkılarını filan…”

“Ben öyle herkesi beğenmem”i takip eden cümle hakkaten iğrençti. Gülümseyip “hııı” demek zorunda kaldım. İçimden de “çiğdem, sago dinleyen adamdan ne bekliyordun ki” dedim tabe. Kendisini İsmail’iyle baş başa bıraktım ve de ben empeüç’üme döndüm. Yine Grup Yorum çalıyordu. “Sevdamız bir uzun bakış / ey memleket, ey soylu düş” şeklinde en sevdiğim şarkıları “Geçmişten Geleceğe”ydi kulaklarımda yer edinen. O arada ciddi ciddi gomünist mi oluyorum lan ben şeklinde düşündüm ama adamların şarkıları güzel, ben ne yapsaydım yani?!

Bu arada yolda bir şey dikkatimi çekmedi değil. İzmir’den hareket ederken sıcaklık 32 dereceydi. ve o sıcaklık kademe kademe düşerek 12′ye kadar inmişti. oysa otobüsün içinde her hangi bir hava değişimi yaşanmamıştı. Acaba bu termometre dışarıdaki havanın sıcaklığı hakkında mı bilgi veriyor şeklinde çeşitli sorgulamalara girsem de bir yanıt alamadım tabi.. Sungurlu’dan çıkarken saat artık 5′ti , hava sıcaklığı 7 dereceye kadar düşmüştü ve de kulaklarımda Hayko Cepkin çalıyordu. (”Yalnız kalsın”) Bütün gece uyumamış olduğum için gözlerim hafiften kapanıyordu. En sonunda Samsun / Terme’de mola verene kadar uyumuşum. Hatta uyumak değil bu, kendimden geçmişim. Aradaki 3 saatte ne oldu ne bitti hatırlamıyorum bile.

Yine de gece, uyumadığım saatlerde çok eğlenmiştim. Çünkü şöfor kendini Türkiye Cumhuriyeti Karayolları’nda değil de ralli pistinde sanıyordu herhalde. Sollamanın yasak olduğu yerlerde sollama yapıyordu ya da yanındaki diğer arabalarla yarışa giriyordu. Hatta bir ara kamyonla çarpışacaktık neredeyse ama son anda kamyonun direksiyon kırmasıyla o kaza da bertaraf edildi. Yani, uzun lafın kısası, şöfor ruhu genç kalmışlardandı. (!)

Samsun’da ise verdiğimiz molada birer tost aldık Elif’le. Çaprazımızdaki masada da o dövmeli çocuk vardı, o da tost yiyordu. “abla, bak bu çocuk oruç tutmuyor” dedi bana Elif. “Eee, ben de tutmuyorum, ne var?” dedim. “Bir şey yok ama onun dövmeleri var” dedi. Ben o arada tepki vermedim. Hatta ve hatta hâlâ düşünüyorum bu ikisinin arasındaki mantık bağı nedir diye. Neyse, kalktık otobüse bindik. Bir abla yanaştı yanıma, sen böyle üşümüyor musun cıbıl cıbıl dedi. Gülmekten cevap veremedim kadına yaa. hayır yani sana ne?! Ben sana diyor muyum sen böyle sıcaklamıyor musun kapalı kapalı diye? kimse kimsenin kıyafetine karışmasın, üniversiteye türbanlı girelim zort zort diye bıdırdayan sizler, iş benim şortuma gelince niye bir anda “başkasının kıyafetine karışma” meraklısı kesiliyorsunuz? ben bu soruların cevabını istiyorum.

Zaten bu ablanın bir tane de bebeği vardı. Yol boyunca zırıl zırıl zırladı. Yolculardan biri en sonunda kendisine bağırdı. Herhalde abla da sinirini benden çıkarttı. Neyse, bebeği de salaktı zaten. Anne bile diyemiyor, neredeyse 3 yaşına gelmiş. “Ann” diyor, öyle kalıyor. Ağlasın zaten anca sabaha kadar.

Sonra Bulancak’a geldik. Giresun’a yarım saat vardı. O kadar sevindim ki bir an tanıdık yerler görünce neredeyse oynamaya başlayacaktım. Empeüç’ümde zaten “Lost To Apathy” çalıyordu an itibariyle ve de ben Mikeal’e katılıp böğür böğür böğürme isteğiyle yanıp tutuşuyordum. =Pp

Neyse sonra, muavin geldi yanıma, sen nerede ineceksin diye. Benim de gıcık yanım tuttu. “benim bagajım var, garajda ineceğim” dedim. Çünkü biliyorum ki Giresun Garajı’na uğramayacaklardı onlar. Ama bagajım var deyince, itiraz edemediler =) Bagaj dediğim de tek bir valizdi ehuehe. zaten valizimi veren adam, “tek bir valiz için mi soktun bizi garaja” dedi. ben de “n’apabilirim, ölmediniz ya” dedim ehehe. zaten sonra da beni bekleyen babamın kollarına koştum, o aptallar da büyük ihtimalle içlerinden ya da dışlarından bana bayağı küfür etmişlerdir.

Bana gelince… 2 gün sonra İzmir’e dönüyorum. 4 gün için o yolu çektiğime hâlâ inanamamaktayım.

10 Eyl07

zekeriya beyaz, beyaz show’a konuk olduğundaki komik görüntü

10 Eyl07

ajdar beyaz’a konukken söylediği nane isimli şarkı(msı)