08 Ağu 08

Sabah kalktım. Elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı yaptım. Dişimi fırçaladım. Ödevimi yaptım :P

Neyse işte sabah 5′e doğru kalktım ben. O kadar erken kalkınca da psikolojim bozuldu zaten. Tuvalette 15 dk geçirdim ama bilmiyordum ki bu 15 dk yeterli olmayacak. Neyse işte arkadaş evden aldı beni. Bomboş caddelerden geçip otobüse bineceğimiz yere gittik. 6 gibi yola çıktık, 9′a doğru stadın oraya geldik. Günün en sevmediğim saatinde uykusuz ve aç bir halde ayakta durmaktan daha kötü ne olabilir diye düşünürken sabahki 15 dk’lık klozet faslının yetersiz olduğunu anladım :D “Neyse biraz daha tutarım..” diye düşünüp ilerledim. Ilgaz’la buluşucaktık GS Store’un orda, gayet sorunsuz bi şekilde kolaycacık gördük birbirimizi. Tokalaştık kaynaştık :P

Stadın kapılarına doğru ilerledik beraber, her yer son derece pisti, psikolojim biraz daha bozuldu. Daha gider gitmez sarhoş herifin tekiyle bir çocuğun yumruklaşmasına şahit olduk. Bağırsaklarımızın çağrısına daha fazla dayanamayan arkadaşım ve ben tuvalete gitmeye karar verdik. Çıktık oradan (Neden bu kadar ayrıntıya girdiysem) Simit Sarayı’nın tuvaletine gittik. Çok temiz tuvaletti çok rahat hallettik işimizi. Geri döndüğümüzde Ilgaz’ları ve diğer arkadaşlarımı sıradan çıkarılmış halde tellerin dışında bulduk. Anlamadık neler olduğunu. Öyle çöktük yere ve beklemeye başladık.

Kaç saat geçti bilmiyorum, ayaklandık ve kapıya doğru ilerledik. İşte o kapının önündeki ufak mahşer meydanında hayatımın sabır deneyimini yaşadım. Sıcaklamış, susamış, aç, uykusuz bir halde o sıkışıklıkta sanırım 2.5 saatten fazla ayakta bekledik. Bırakın yere oturmayı, kımıldamaya bile yer yoktu. Su savaşı falan yapanlar vardı sinir oldum. Bir ara iş iyice çığrından çıktı, havada 2.5 litrelik bir kola şişesinin döne döne birinin kafasına indiğini gördüm gözümün ucuyla.

Neyse işte görevliler sonunda ebatları yaklaşık 2 nanometreye 1.5 pikometre olan kapıyı açtılar. Zar zor ilerleyerek kapının önüne geldik. Arkalardan biri güvenlik görevlisinin kafasına şişe atınca herif çıldırdı daldı kalabalığın arasına.

Sonunda içeri girdik. Konser alanı düşündüğümden daha güzeldi. 8 liraya uyduruk bir sosisli aldım, o kadar aç olmama rağmen yarısını yiyebildim düşünün. Ardından aldığım Fanta da sıcaktı. İçki içesim de yoktu hiç. Ilgaz’la stadı dolaştık biraz, Serhanların tribünün oraya gittik el salladık onlara. Sağolsunlar onlar da el salladılar :P Sonra sağ ön tarafa gittik ama alt gruplar çıktığında fark ettik oradan sesler bok gibi duyuluyor. The Sword’da baslardan başka bir şey duyamadık, Pentagram’da ben oradan koşarak uzaklaştım zaten gittim dinlendim biraz yere oturup. Down’da yine öne geçtik hatırladığım kadarıyla, sonra sesler duyulmuyo diye orta arkalara gitmeye karar verdik. Yarım saatlik çabaların ardından güzel bi yer bulduk konuşlandık oraya. Arkadaş grubumuz da 3e ayrılmıştı, biz Ilgaz’la ikimiz kalmıştık, diğerleri nerede bilmiyordum.

Neyse işte sonra hava karardı. Metallica’yı beklemeye koyulduk. Çok bekletti bizi kekolar ama coşkulu tribün seyircisi sağolsun Meksika dalgalarıyla, “Metalika oleeeey” gibi tezahüratlarıyla eğlendirdiler bizi.

Ve sonunda saha ışıkları kapandı, heyecandan gidiyordum oracıkta.  Ecstacy of Gold başladı, ardından Creeping Death. Kafa, boyun, kol hepsi havada uçuştu. For Whom The Bell Tolls başladığında kendimi kaybettim. Gözlerim de Master of Orion’u aramadı değil hani.. Sanitarium’un çalınacağını hiç tahmin etmemiştim, çok büyük sürpriz oldu benim için, en sevdiğim şarkılarından biriydi. En sabırsızlıkla beklediklerim Master of Puppets ve One’dı. İkisinde de kendimi şaşırdım. Ama ne yazık ki konser çok hızlı geçip gitti.

Sahadan sorunsuz bir şekilde (kalabalıkta bi sigaranın kolumu yakmasını saymazsak) ayrıldık. Dışarı çıkıp patlama haberini alınca bütün coşkum sıfırlandı. Serhan ve Eren’le görüştük biraz pek konuşamasak da. Bu konser de böylece bitti.

Etiketler: , , , ,

24 Haz 07

Dün yine 1991-1993 arasında çekilmiş olan videolarımı bulup izledik annemlerle. Nasıl kötü hissettim kendimi anlatamam. Yine o yıllara, hayatımın ilk 3 yılına dönmeyi deli gibi istedim. Tabii ki imkansızı arzulamak acıyı artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

İlk doğumgünüm… Annem, babam, halam ve eşi gencecik; ablam daha çocuk…Nedense her şey daha bir güzel gözüküyor. Çalan müzik, insanların konuşmaları, hareketleri; hepsi daha güzel başka bir hayata ait gibi.

2 yaşındayım. Ablam ödev yaparken ben de yanına oturmuş onun kitabındaki resimlere bakıp “Mama, çocuk, Atatüyk, bayyak” gibi yorumlar yapıyorum. =) Bir de saf bir bakışım var ki… İnsanın kendi çocukluğunu çocuğu gibi sevmesi ne garip şey.

3 yaşındayım. Ablamla röportaj yapıyoruz. Annemin babamın yaşını soruyor, hepsine “iki” diye cevap veriyorum. =) Sonra da kalkıp Levent Yüksel’in “yeter ki onursuz olmasın aşk” şarkısını söylüyorum, hem de hiç detone olmadan. :D Daha sonra legodan yaptığım adamı kameraya gösteriyorum, ablam da arkada org çalıyor. O küçük odayı nasıl özledim anlatamam. Oda hala aynı oda ama bir o kadar farklı. Ama 10 yıl sonra geriye döndüğümde herhalde bu yıllar için de aynı şeyleri hissedeceğim.

Keşke hiç büyümeyip çocuk kalabilsek, çocuk olmanın saflığı ve masumiyeti o kadar tatlı ki…

Etiketler: , , , , , ,

19 Haz 07

Hiç bu kadar hızlı bir değişim geçirdiğimi hatırlamıyorum. Daha 6 ay önce reenkarnasyona inanan, odamı Feng Shui felsefesine göre düzenlemeye çalışan, geceleri astral seyahat denemeleri yapan ben, şimdi boş bir salyangoz kabuğuyum sanki. Adeta inandığım ve savunduğum tüm manevi değerler aniden önemini yitirdi. Buna sebep olan ne bilmiyorum. Ben maneviyata önem veren bir insan olmak istiyorum, ben hâlâ Feng Shui’ye ya da Evren’in Ruhu’na ya da her neyse ona inanmak istiyorum ama yapamıyorum. Kafamdaki bir şey engel oluyor sanki. Kocaman bir engel var, zihnime giren her şeyi geri püskürtüyor. Eskiden ufacık şeylerden mutlu olurken şimdi nötre yakın bir ruh haliyle dolaşıyorum. İçimi döktüm iyi oldu.

Etiketler: , , , , , , ,